Elbe'nin kıyısından satırlar

Kısa bir aşk hikayesi.
Bir tutkunun ateşli başlangıcı ve küller altında yanarak sönmesi.
Hikâyemizin geçtiği yer bir şehir. Ama öyle bir şehir ki bu aşk hikâyesi sokaklarına kazınmış; ne kadar denesen de çıkmıyor.
Aşk kadar çelişkili bir kavram yok bence. Hem var olmak hem yok olmak aynı anda nasıl mümkün olabilir? Belki de Hegel’in diyalektiğinin en soyut örneklerinden biridir aşk. Acı ve şifanın birbirine bu kadar yakın olduğu, yalnızlıkla birlikteliğin aynı masada oturduğu nadir odalardan biridir.
Aşk öyle bir ilaç ki insanı hem iyileştirebilir hem zehirleyebilir. Ama aynı zamanda insanlara tarih boyunca sayfalarca şiir, şarkı ve roman yazdıran en güçlü ilhamdır.
Benim inandığım tek şey onun varlığı. Başka bir insana olmasa bile doğaya, hayvanlara, uğraştığın şeylere aşık değilsen hayatın ne tadı var ki?
Sıcak bir kahve yudumunun boğazından geçmesine aşık değilsen, yağmurdan sonra toprağın kokusuna aşık değilsen, güneşin sıcak kollarına aşık değilsen gerçekten yaşıyorum diyebilir misin?
Martılar uçuyor.
Bir dal, nehrin üstünde dans eden güneş ışığına doğru uzanıyor.
Bir yandan buraya onunla gelmenin ne kadar güzel olacağını düşünüyorum, bir yandan da burada tek başıma olmanın huzurunu hissediyorum.
Hayat devam ediyor. Geçeceğini bilsem de bazı anlar takılmış bir plak gibi aklımda dönmeye devam ediyor.
Yokluğunu kabul etmemek için yeniden oynuyor sahneler:
Güldüğünde gözlerinin kıvrılması,
Benimle alay ederkenki gülümsemesi,
Kapımda belirdiğinde soğuk yanaklarının ellerimin arasında ısınması,
Ellerimi alıp cebine sokması,
Benimle konuşurken sesinin yumuşaması,
Bir yere giderken bana elini uzatması.
Daha çok yerlere gidecektik birlikte, hani.
Ayşe Su Özuğurlu